Hakim bey, bu sevdadan şikâyetim var,
Bütün gençliğimi çaldı bu yollar.
Boşuna harcandı en güzel yıllar,
Davacıyım aşktan, şikâyetim var.
Ne bir huzur verdi ne bir gün neşe,
Atıp durdu beni amansız ateşe.
Küstürdü sonunda doğan güneşe,
Davacıyım aşktan, şikâyetim var.
Umutlarımı kırdı tek celsede,
Yüreğimi bıraktı karanlık kafeste.
Sözleri yalanmış her bir nefeste,
Davacıyım aşktan, şikâyetim var.
Kalmadı sabrım, tükendi derman,
Verilsin artık bu acıya ferman.
Gözyaşım oldu geriye kalan,
Davacıyım aşktan, şikâyetim var.

Gecenin bir yarısı kapıdan içeri adım attığımda fonda bu şiir okunuyordu. İnsan masaya oturup bir duble demeden önce kendi hayatının muhasebesini yapmaya başlıyor sanki…
Bu sözler sadece bir kırgınlığı anlatmıyor; insanın yıllarca emek verdiği, gençliğini, uykularını, geleceğini feda ettiği bir sevdadan sıfır elde var sıfırla çıkışının belgesi gibi. ‚Hakim bey‘ diye başlayan o ilk cümle, aslında mahkemeye değil, kaderin kendisine yazılmış bir dilekçe.
Özellikle ‚Umutlarımı kırdı tek celsede‘ dizesi insanın içine işliyor. Çünkü insanı bitiren şey ayrılığın kendisi değil; o kadar emeğin, o kadar hayalin tek bir hamlede, hiçe sayılarak yok edilmesi. Yılların birikmişliğini, heba olmuş gençliği ve artık tükenmiş bir sabrı bundan daha yalın, bundan daha can yakan bir dille kimse anlatamazdı.
Aşkı sanık sandalyesine oturtup, kaybolan yılların hesabını sormak… Bir insanın içi daha ne kadar yana bilir ki?